Nautica06

 

 

EĞİTİM VE BİREYSELLEŞME

 

 Eğitim; İnsanla birlikte ortaya çıktı. Toplumun ortaya çıkması ile birlikte de eğitim,  insanlık tarafından yaratılan maddi, manevi değerlerin ve zenginliklerin yeni kuşaklara aktarılması ve geliştirilmesi olarak değerlendirildi.

Eğitim ve öğretim bu tarihsel süreç içinde, toplumsal değişimlerin aktarılması ve geliştirilmesinin yanında insanın üretim içindeki yerini ve biçimini de belirledi.

Eğitim ve öğretimde toplumsal değerleri belli bir sistem içinde aktaran en etkili araç okuldur. Bu nedenledir ki; toplumsal sistemi elinde tutan sınıf -devlet- , tüm eğitim biçim ve çeşitlerini de etkisi altında tutar. Kamu ve özel eğitim kurumlarını denetler. Sistemin devamına uygun bir “kültür ve aydınlanma” oluşturur.

Eğitimin içeriği ve amaçları belirlenirken şu sorulara yanıtlar aranır.

—Eğitim-öğretim kime hizmet edecek?

—Eğitilenler neye hazırlanacak?

—Verilen bilgiler hangi amaçla verilecek?

—Bu eğitim özellikle çocuklarda ve gençlerde ne gibi değişiklikler yaratacak?

Eğitimde bu sorulara yanıt veren psikologlar, pedagoglar ve eğitim uzmanları,  bugün de- dün olduğu gibi- bilgi ve bilimin, iktidarı elinde tutan sınıfın ayrıcalığı durumunda olduğunu belirtmektedirler. Bugün iletim araçlarının bu kadar yaygınlaştığı bir ortamda, bilgi ve bilim pazara sürülmüştür. Üniversiteler başta olmak üzere, eğitim kurumlarının paralı hale getirilmesi, buralardan parası olanların yararlanması, bilgi ve bilimin metalaştırılmasına uygun olarak tüm eğitim kurumları yeniden yapılandırılıyor.

Küreselleşme denilen bu dönemde, internet ve serbest dolaşım koşullarının eğitimde yeni olanaklar yarattığı bir gerçekse, eğitimin en önemli rollerinden olan toplumsal deneyimleri aktarma yerine, toplumsal tabakalaşmayı yeniden ürettiği de yaşanan diğer bir gerçekliktir.

Eğitim ideolojik yapısından soyutlanmadığı gibi yeni ideolojik kavramlarla Neo-Liberal pazar ekonomisinin etkin bir aracı haline getiriliyor.

Prof. Dr. Michael W. Apple bu dönemi şöyle tanımlıyor; “Bir geçiş ve kriz döneminde yaşıyoruz. Kriz tüm ekonomik, politik ve kültürel kurumlarımızı etkiliyor. Fakat bu krizin tam ortasında yer alan ve onu aşmak için mücadele veren kurumlardan biri de okullar ve eğitim sistemidir. Neo-liberaller bize; Okullarımızı,  öğretmenlerimizi ve öğrencilerimizi rekabetçi ve paranın kurallarına yönlendirmekle ancak bu krize çözüm bulabileceğimizi söylüyorlar.” Bu dönemde eğitime yüklenen rol,  yukarıda da belirtildiği gibi pazar ekonomisine uygun,  öğretmenin ve öğrencinin rekabetçi, bireyci ve edilgen olması istenmektedir.

Önceki eğitim sisteminin sanayi devrimindeki gelişmeler sonucu kurulduğu söyleniyor. O dönemde, toplu üretim, sabit çalışma sistemi, seri üretime dayalı ekonomik yapıya uyumlu bir eğitim, kademeler ve ünitelere ayrılmış özellikler taşıdığı belirtiliyor.

Yeni binyılda, bilgi çağına geçişle birlikte kültürde, ekonomide, insan ilişkilerinde, değerlerde ve uluslar arası ilişkilerde çok önemli değişiklikler olmuştur. Bunların en önemli yansıması eğitime yüklenen yeni rollerdir.

Yeni ideal insan anlayışı değişmiştir.

Artık okullarda bilgi kazandırma yerine, araştırma yapabilme, etkili öğrenme, verimli çalışabilme gibi teknikleri kazandıran bir eğitim sistemi amaçlıyoruz.

Bilgi konusundaki anlayış da değişmektedir. Bilgi, bilimsel yollarla ispatlansa bile tartışılabilir olduğu bir eğitim anlayışı getirilmektedir.” (Talim Terbiye Kurulu Başkanı İrfan Erdoğan- Türk Eğitim Sistemi II )

Milli Eğitim Bakanı Hasan Hüseyin Çelik’ de yeni müfredat programını açıklarken aynen şöyle diyordu: “Eğitimin,  ideolojinin nesnesi olmaktan çıkartıp,  bilimin ve etiğin nesnesi haline getirmek eğitimin, kendi mecrasına girmesini temin edecektir.” Aynı açıklamada “Öğrencilerimize “veya”cılığı değil, “ve”ciliği öğretmek zorundayız. “Veya” olan ortamlarda bir kargaşa olması, bir kaos ortamı olması doğaldır. Ancak “ve” iki harften oluşan bu sihirli kelime bu sorunu çözer.” “Newton’cu yaklaşım meseleye düz mantıkla bakar….. Böyle bir yaklaşım olduğu zaman tek yol, tek yol diyen ve kamplaşmalara giden bir nesil ortaya çıkmaktadır.” diyerek ideolojik yaklaşımını sergilemiştir.

Bu kadar uzun alıntıyı yapmamızın nedeni; Eğitimin özünde bir şey değişmediği, değişimin yıllardır bilimsel ve toplumsal eğitim mücadelesi verenlerin kazanımlarının yok edilmesi için, yeni ifadelerle biçimsel değişiklikler olduğunu vurgulamak içindir. Çünkü:

Bu yaklaşımları 1900’lü yıllarda burjuva eğitim ideologu JOHN DEWEY, genel eğitimi çocuğun bireysel yaşantısı, bu yaşantısının gelişmesi ve zenginleşmesi olarak açıkladı.   Bu yaklaşımda,  çocuğun gelişmesinde, ailenin, okulun ve toplumun bir fonksiyonu olmadığından, eğitimin ağırlık noktası çocuğun içgüdüleri ve içdürtüleri olarak hedeflenmiştir. Yani odak nokta bireydir. Çünkü bu felsefeye göre birey özneldir. Dewey, Bu doğrultuda çalışmalar yaptı. Biz de içinde olmak üzere, birçok ülkenin eğitim sisteminin belirlenmesine katıldı.

Dewey; eğitimi, en temel özelliği olan toplumsal gelişmelerden,  kültürün temel öğelerinden kopararak bireyselleştirdi. Eğitimde belirlenen bu amaç, eğitimin ve öğretimin birliğini, okulun yaşamla bağlılığını kopardı. Bu sistem, öğrencilerin gerçek bilimsel bilgilerle donatılmasını, bağımsız düşünebilmelerini ve yeteneklerinin geliştirilmesini, bilginin yaşamla bağını kopararak toplumsal zenginliklerin kaybolmasına neden oldu.

Dewey’e göre,  insanın her yaşta öğrendikleri toplumsal değil,  bireyseldir. Bu nedenle eğitim-öğretim ve derslerde çocuğun bireysel yaşantısından hareket edilmesini istemiştir.

Bugün de uygulanmaya çalışılan müfredat programının özü aynıdır. “Öğrenci odaklı”, bireysel”, “rekabetçi” ve “sınavcı” eğitim anlayışı toplumsal yaklaşımları ve kolektivizmi reddetmektedir.

Bireysel, yarışmacı ve sınava dayalı bu eğitim anlayışı, çocuğun bağımsız gelişimine ve eğitimine engel olduğu gibi çocuklarımıza “ineklemeden” başka yol bırakmamaktadır.

Eğitim filozofu E. V. İl’enkov , “beyini ve zihni tahrip etmenin en etkili araçlarından birinin “ineklemek” olduğunu ve bu sistemin ilgileri, düşünceleri köreltilmiş insanlar ürettiğini” belirtmiştir.

Bugün süslü ve sanal ifadelerle sunulan eğitim anlayışı yeni olmadığı gibi sınıflar üstü de değildir, olamaz da… O dönemlerde de burjuva ideologları bugünküler gibi yaklaşıyorlardı. Kolektivizmin, kişilik gelişimini tanımadığı, kişiliğin toplum -kitle- içinde eridiğini, acı ve sevinçleri yadsıdığını v.b iddiaları ileri sürdüler.

Kolektif ve bilimsel eğitimde, insanın bireysel yetenekleri, eğilimleri toplumsal yapı için çok önemlidir. İnsanın özü yani yetenekleri ve birikimleri toplumsal gelişmenin dinamikleridir.

İnsan kişiliğinin biçimlenmesi ve bireysel gelişimi toplumsal yapıya sıkı sıkıya bağlıdır. Üretim biçiminin ve eğitim sisteminin niteliği bunda belirliyidir.

İnsan, üretim içinde yalnız kendini ve yeteneklerini geliştirip değiştirmez. Aynı anda çevresini ve dünyayı da değiştirir.

Bilim insanları, insanın dünyaya kişilik olarak gelmediğini, aksine kendini kişiliğine doğru geliştirdiğini belirtmişlerdir. Bu gelişim de ancak, planlanmış bir eğitimle gerçekleşmektedir.

Kişilik kavramının “birey” ve “bireysellik”ten farklı olduğu, kişiliğin insanın bütün özelliklerinin yanında sosyal ve toplumsal işlevlerini de içerdiğini yine bilim insanları ve uzmanları belirtmektedirler.

İnsan kişiliğinin belirlenmesi ve biçimlenmesinde, John DEWEY’in belirttiğinin aksine toplumsal çevrenin önemi büyüktür.

Eğitim, bir yandan kişiliği geliştirir ve biçimlendirirken, bir yandan da toplumun yeniden düzenlenmesine ve gelişmesine hizmet eder. Bu nedenledir ki; eğitimin sınıfsal özü ve üretimle olan bağlılığı, yeni toplumun düzenlenmesinde belirleyicidir.

1984’de” Sınaî Eğitim Projesi” ile başlayıp, özellikle 1993’de “Yapısal Uyum Projesi” ile devam eden ve bugünlere kadar sürdürülen değişikliklerle, Türk Eğitim Sistemini tekrar burjuva eğitimcilerinin belirttiği biçime döndürülüyor. ”Bireysel performansa” indirgenerek, rekabet üstünlüğü olan bireylerin yetiştirilmesi eğitimin hedefi haline getiriliyor.

 M.E Bakanı; “ evet değişime kesinlikle ve kuvvetle ihtiyaç vardır. Çünkü, dünyada eğitimle ilgili paradigma değişmiştir.”derken bunları vurgulamak istiyor.

Burada önemle belirtmek gerekirse; uyum projeleri ve yeniden yapılanmalar, Türk Eğitim Sisteminin ihtiyaçlarından değil, uluslararası yapılanmaya paralel olarak, şirketlerin temsilcileri olan DTÖ-DB-IMF ve AB gibi kurumların istemleri ile GATS (Hizmet Ticareti Genel Anlaşması) anlaşmaları doğrultusunda yapılmaktadır. Bu çalışmalarda esas amaç, bir kez daha ifade edersek, eğitimin işleyişinin özelleştirilmesi ve içeriğinin bireyselleştirilmesidir.

İş adamı David R.L FORT; “Okul bir işletme, müşteri de şirketin içinde ve dışında ürün ve hizmetten yararlanan öğrenci ve velidir. Öğrenci iyi bir müşteri olmazsa, eğitimin finansmanını tedarik edemiyorsa, sorumlusu kim olacak?” sorusu ile yapılanmanın neyi amaçladığını açıkça ifade etmiştir.

Eğitim de bu anlayışa göre yeniden yapılandırılıyor. TKY (Toplam Kalite Yönetimi)  deki tüm pozitif ifadeler piyasa ve pazar için geçerlidir.  Çünkü piyasa topluma değil, insan piyasaya tabi tutulmaktadır.

Artık eğitim için belirlenen genel çerçeve; Kamudaki eğitim kaynaklarının “rasyonel kullanılmadığı, tüketicilerin istemlerine yanıt vermediği”, belirlemesi yapılarak “eğitimin birey için geleceğe yönelik bir yatırım olduğu ve maliyeti ödeyerek piyasadan alabilmesi için gerekli düzenlemenin yapılması” olarak çizilmiştir. Eğitimdeki bu yapılanma devletin yapısını oluşturan sınıfa uygun bir biçimde yapılmaktadır. Kapitalist devlet yapısına egemen olan burjuva sınıfı üretim tüketim döngüsünü sürdürmeye yönelik, daha çok üretim, daha çok tüketim ve daha çok kâr için eğitimi, sağlığı, kültürü, sporu, insan ilişkilerini, cinsel ve ırksal yapıyı  vb. yaşamın tüm alanını yeniden ve pazara endeksli olarak yapılandırıyor.

                      BİREYSELLİK -BİREYCİLİK

 Birey; Tek olan, kendine yeterli olan, bununla birlikte çevresine ve yaşadığı dünyaya kayıtsız kalmayan, katılımcı, paylaşımcı vb. özellikleri olandır.

Bireyci; Kendinden başkasını düşünmeyen, kendi çıkarlarını toplumun çıkarlarının üstünde tutan, bencildir. Bu kapitalizmin yaratmak istediği insan tipidir.

Bugün yaşananlar içerisinde bireysellik; boş vermişlik, aylaklık, kafana göre takılmak vb. yaşam biçimleri yanında “ben böyle istiyorum, ben katılmıyorum, ben öyle inanıyorum, bana göre değil” vb. yaklaşımlar bireyselleşmenin gerçekleşmesi olarak yansıtılıyor.

Birey özgürlüğü; katılımcılık, şeffaflık, paylaşımcılık vb. gibi pozitif toplumsal değerleri, demagojik sloganlarla aktarılıyor ama, bireyler söz ve karar sahibi yapılmıyor.

Kişiliğin gerçekleşmesi, öncelikle bütünselliği gerektirir. Kişi, toplumun etkin üyesi olmadıkça kendine özgü bir kişiliği oluşturamaz. Kişi, bilgi ve yeteneklerini, toplumsal yapının dinamikleriyle,  bütün bireylerin ortaklaşa birikimi ile birleştirerek,  yaşadığı çevreyi ve dünyanın dönüştürülmesinin bir öğesi haline gelebiliyorsa, toplumsal değerleri gelişmiş, nitelikli kişiliğe sahip bir birey olabilir.

Kişinin kendi eylemlerinin sonuçlarını denetleyememesi ve eyleminin toplumsal örgütlenişine etkin bir birey olarak katılamaması” (Aydın Çubukçu -kültür ve ideoloji sorunları) bireyin özgürlüğünü değil, sisteme bağımlılığını getirmektedir. Zaten eğitime yüklenen yeni misyon da budur. Kendine ve sınıfına özgü özgürlüğünden kopartılarak, sisteme bağımlılığın sanal özgürlüğünü yaratmaktır.

Bireyselleşme çağırıları, zaman zaman tam bir kapitalist övgüye dönüşebiliyor. Böylece çağrı sahiplerinin sözcülüğünde “birey” sözcüğünün “mülk sahibi, özgür birey” anlamına geldiği anlaşılıyor… Buradan da bireyselleşmenin yalnızca ve ancak kapitalizm içinde ve onun gelişmesine bağlı olarak mümkün olacağı sonucuna ulaşılıyor” (Aydın Çubukçu-Kültür ve ideoloji sorunları)

Kapitalist sistemde, bireysel özgürlüğün ancak egemen sınıfın koşulları içinde ve bu sınıfın bireyleri olmaları ölçüsünde” (Marks) gerçekleştirileceği vurguluyor.

                                 BİREYCİLİK

Bireycilik: Tarihsel süreçte özellikle Adam Smith ve Jeremy Bentham gibi burjuva düşünürler iktisadi ve siyasi teorilerinde belirginleştiği kabul edilir. Smith’in “Bırakınız yapsınlar, bırakınız gelsinler”, Bentham’ın “Hiç kimse diğerinden daha önemli değildir” belirlemeleri,  bireyciliğin planını hazırlamıştır. Smith’in “Malların ve hizmetlerin rekabetçi bir ortamda serbestçe dolaşımı” sistemi bireyciliğin öne çıkmasına zemin hazırlamıştır.

Her ne kadar A. Smith “Görünmez el” bireyciliği toplumsallığa dönüştürecek dese de bu şimdiye kadar sağlanmadığı gibi, bireycilik de artık diğerini yok etmeye yönelmiştir.

Adam Smith’in aksine; sınıflı toplumlarda “özel mülkiyet” bireyciliği desteklediği gibi, bireyi toplumdan kopararak özel ve tek yapar. Birey yalnızlaştırılır, güçsüzleştirilir ve sisteme tabi hale getirilir. Bu oluşumun sağlanmasında en etkili araç eğitimdir. Özellikle okullarda verilen temel bilgilerdir.

Bireyci düşünceler sınıf mücadelesinin yoğunlaştığı ve Sovyet Devriminin gerçekleştiği dönemlerde çöküşe geçmiştir. Bu dönemde bireycilik yerine toplumculuk egemen hale gelmiştir. Bireysel adaletin yerini sosyal adalet almaya başlamıştır.

Liberaller diyorlar ki: Kişilerin her türlü baskıdan uzak bir şekilde diledikleri yaşam tarzını seçme hakları ancak bireyci bir ideoloji ile mümkündür. Ne yazık ki; Öyle bir ütopyanın gerçekleşme olanağı olmadığı gibi, gerçekleşmesini de engelleyenler bu sistemi önerenlerdir. Savaşları kim çıkartıyor? Ülkeleri ve doğayı kim yağmalıyor? Kendileri bireysel özgürlüklerini yaşarlarken emekçilerin insanca yaşam haklarını kim kısıtlıyor? Açlık, yoksulluk, işsizlik neden? Çünkü bireyci ideoloji kapitalizmin ideolojisidir. Sadece sermayedarlara özgürlük ve haklar tanır. Emekçileri de yalnızlaştırarak, yabancılaştırarak istediği gibi sömürme özgürlüğünü kazanır.

Kapitalist rejimde benim ne olduğum ve ne yapabileceğim hiçbir zaman kişiliğimle belirlenmiş değildir. Çirkinim fakat çok güzel bir kadını satın alabilirim, öyleyse çirkin değilim. Çünkü çirkinliğin itici etkisi parayla sıfıra iner. Topal olduğumu kabul edelim. Para bana 24 tane bacak sağlar. O halde topal değilim. Zalim, ahlaksız, çıkar düşkünü, akıl fukarası bir adam olabilirim. Fakat para şereflidir. Para yüce değerdir. Öyleyse sahibi de iyi insandır.” diyen Marks, sanki bugünleri yaşamış gibidir.

 Gerçekten nitelikli bir eğitimin yaşama geçmesi için Paulo Freire'nin  şu tespitlerinin  karşılık bulması gerekir. "Eğitim çalışması, öğretmen – öğrenci çelişkisini çözmekle işe başlamalıdır Özgürleştirici eğitim çalışması, idrak edimlerinden oluşur. Bilgi aktarımından değildir.       ( Ezilenlerin pedagojisi)

Eğitim, öğretmen ile öğrenci arasındaki etkileşim aracılığı ile gerçekleşen uzun boyutlu bir öğrenme sürecidir.

Nitelikli eğitim, nitelikli öğretmenden geçer.

Sonuç olarak;

Teknolojik gelişmeler eğitimdeki yeniden yapılanmayı zorunlu hale getirmiştir. Sorun yeni yapılanmanın nasıl bir yapılanma, bunu kimin yapacağı, kimlerin nasıl yararlanacağıdır.

Eğitim siteminde gerçekleşen ve eğitim hakkının ortadan kaldırılmasına neden olan tüm bu uygulamalar karşısında, alternatif bir çerçeve; ne dün varolan eğitim sistemini savunmak ne de, bugün sanal söylemlerle gerçekleştirilen, bireyci- metalaşmış eğitimi kabullenmek.

Eğitim, hiç bir ayırım gözetmeksizin tüm insanların gelişmelerini sağlayan en temel haktır. Geniş kitleler için yoksulluğa karşı direnebilmenin önemli bir aracı olan nitelikli bir eğitim; parasız-bilimsel-demokratik olmalıdır.

 

 yorum yaz
bilgi@ovder.org

 

 

 

  

sizden gelenler
mahkeme kararları
basın açıklamaları
yazılar
resimler
yayınlarımız
yorumlar
arşiv

 

 

 

bilgi@ovder.org