![]() |
DEMOKRATİK EĞİTİMDE VELİ KATILIMCILIĞININ GELİŞTİRİLMESİ İÇİN
![]() TÜM ÖĞRENCİ VELİLERİ DAYANIŞMA DERNEĞİ - İZMİR ŞUBESİ |
|
OVDER GENEL MERKEZ
|
1997’de Ankara’da kuruldu. 1996'da İzmir'de kurulan İZ ÖVDER'in katılması ile merkezi bir yapıya kavuştu. 15 ilde genel merkeze bağlı şubelerin yanında birçok ilde bağımsız çalışan ÖVDER örgütlenmeleri vardır. Türkiye'de Eğitim
Hasan Hüseyin EVİN ( ÖVDER kurucusu ) GİRİŞ
· Eğitim hakkı herkes tarafından kullanılabilir olmalı, bunun için de eğitim, okul öncesi eğitimden başlayarak üniversitenin bitimine kadar her alanda ve kademede parasız olmalı, öğrencinin eğitim giderlerinin tamamı devlet tarafından karşılanmalıdır. · Ülkenin her yanındaki okullar eğitim araç ve gereçleri, işlikler, laboratuarlar, eğitim-öğretim kadrosu v.b. konularda hiçbir fark olmaksızın eşit donanım ve özelliklerde olmalıdır. · Eğitimin sadece parası olanlar için değil, tüm vatandaşlar için eşit ve ayrıcalıksız olarak ulaşılabilir olması için ilköğretimden üniversiteye kadar özel öğretim kurumlarının hepsi kapatılmalıdır. · Fırsat ve olanak eşitsizliğini daha da artıran üniversiteye giriş sınavları tamamen kaldırılmalı, yüksek öğrenim yetenekleri doğrultusunda herkese açık hale getirilmelidir. · Eğitim-öğretim kurumlarının tüm yöneticileri; eğitim çalışanları, öğrenciler ve velilerin seçimi ile belirlenmeli, yönetimde demokrasi tam olarak sağlanmalıdır. · Eğitimin tüm unsurlarının özelleştirmenin bir ideolojik saldırı olduğunu kavraması için gerekli eğitim çalışması yapılmalıdır. Özelleştirme saldırısı tüm işçi ve emekçilere yönelmiştir. Bu saldırıların durdurulabilmesi de bütün emekçilerin örgütlü mücadelesi ve karşı duruşuyla olanaklıdır.
ÖVDER’İN AMAÇLARI VE İLKELERİ
· Öğrenci velilerinin hak ve çıkarlarının korunmasını, geliştirilmesini, veliler arasında yardımlaşma ve dayanışmanın sağlanmasını, · Üyelerin genel olarak eğitim ve ülkemizdeki eğitim sistemi, eğitime ilişkin temel hukuk ilkeleri, uluslar arası sözleşmeler ve iç hukuk mevzuatı hakkında bilgilendirilmesini, · Eşitliğe dayalı olarak herkesin eğitim hakkından yararlanabildiği, eğitim hakkının herkes tarafından kullanılabildiği, içerik yönünden bilimsel, yönetim bakımından demokratik bir eğitim sisteminin oluşturulmasına katkıda bulunmayı, · Her tür ve kademedeki okulların ve eğitim kurumlarının parasız olmasını, · Dil, ırk, cinsiyet, siyasal düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayrımı gözetmeksizin bütün üyeleri arasında birlik ve dayanışmanın geliştirilmesini, · Çalışmanın, emeğin, özgür düşüncenin ve demokrasinin toplumsal yaşamdaki rolünün ve değerinin bilincine varmış, demokratik, katılımcı ve müdahaleci bir veli topluluğunun oluşturulmasını, · Bilimsel, demokratik, eşitlikçi, laik, fırsat eşitliğine ve çağdaş teknolojiye dayalı eğitim hakkının savunulmasını, Türkiye’nin de taraf olduğu uluslar- arası sözleşmelerin çocuk ve eğitimle ilgili hükümlerinin hayata geçirilmesinin sağlanmasını, · Eğitimin planlanma, programların seçilmesi ve hazırlanması, uygulanması, denetlenmesi süreçlerinde velilerin, eğitimin diğer unsurları ile birlikte söz ve kararlara katılımının sağlanmasını, · Üyelerin sosyal ve kültürel yönlerden geliştirilmesini amaçlar.
ÖVDER’İN ÇALIŞMA TARZI
NASIL BİR EĞİTİM İSTİYORUZ ?
ÖVDER ’in önerdiği eğitim sistemi ise: · İçeriği yönünden bilimsel, yönetimi bakımından demokratik, öğrenci-öğretmen-veli üçlüsünün söz ve karar sahibi olduğu, · Her kademedeki eğitim yöneticilerinin eğitimin unsurları tarafından seçimle görevlendirildiği ve dolayısıyla kendisini öğrenci - öğretmen ve veliye karşı sorumlu hissettiği, · Ezbercilikten kurtarılmış, düşünen, sorgulayan, sentez yapabilen ve üreten bir gençlik yetiştirmeyi amaçlayan, · tüm eğitim kurumlarının bütün ülke genelinde teknolojik donanım, fiziksel kapasite, eğitim-öğretim kadrosu, dil ve teknik laboratuarlarla donanmış, her kademede parasız ve herkese eşit eğitim hakkı sunulan bir eğitim sistemidir. · Zihinsel ve bedensel engelliler ile özel eğitime gereksinme duyan öğrenciler için fiziksel ve teknolojik donanımları uygun ve yeterli eğitim kurumları gereksinmeyi karşılayacak sayıda ve gereken yerlerde açılmalı; bu kurumlar sayı, nitelik ve bilgi birikimi açısından yeterli eğitim-öğretim kadrosuyla donatılmalıdır. Bu sistemde üretim içinde eğitim modelinin uygulanması da gereklidir. Ayrıca, sistem öğrencinin kendini geliştirme, özel yeteneklerini ve becerilerini ortaya çıkarma, paylaşma ve dayanışma, yaşadığı toplumu ve doğayı algılama, değiştirme ve dönüştürme yeteneklerini de geliştirmeye hizmet eden bir sistemdir. REHBERLİK VE PSİKOLOJİK DANIŞMANLIK Rehberlik, demokratik bir ortam içinde tüm öğrencilerin bedensel, zihinsel, psikolojik ve sosyal açılardan en uygun düzeyde gelişebilmelerini, bireyin kendini ve çevresini daha iyi tanıyıp anlamasını, sahip olduğu gizil güçleri geliştirmesini, karşılaştığı sorunlara doğru ve yerinde çözüm yolları bulabilmesini sağlayan sistemli bir yardım hizmetidir. Rehberliğin bazı temel ilkeleri: · Rehberlik ancak insan hak ve özgürlüklerini gözeten, demokratik bir ortamda işlevini tam olarak geliştirebilir. · Her birey değerlidir ve kişisel farklılıkları onun zenginliğidir; kendini yönetme sorumluluğu bireyindir. · Rehberlik hizmetlerinde gizlilik en temel kuraldır. Rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetlerinde alınan bilgiler kişinin can güvenliğini tehlikeye sokmuyorsa izni olmadan açıklanamaz, aleyhinde kullanılamaz. · Rehberlik hizmetlerinde gönüllülük esastır, kimseye zorla bu hizmet verilemez. · Rehberlik anlayışı öğrenci merkezli bir eğitim sistemini öngörür. Öğrencinin eğitim sisteminde söz karar ve katılım hakkını savunur. · Rehberlik uygulamalarında herkesin anlayış ve işbirliği içinde çalışması gereklidir. Hizmetlerin uygulanmasında bir eğitim kurumundaki tüm görevlilerin eşgüdümü, veli ve öğrencilerle işbirliği ve iletişimi önemlidir. · Bireysel rehberliğin amacı bireyin sorunlarını çözmek değil, bireye sorunlarla nasıl başa çıkacağını öğretmektir. · Psikolojik danışma sırasında öğrenciyi zorla konuşturmamak, sorgulamamak, eleştirip yargılamamak önemlidir. Temel iletişim becerilerini kullanmak ve psikolojik danışmanın teknik aşamalarını bilmek önemlidir. · Rehberlik hizmetleri planlı programlı ve örgütlenmiş olmalıdır. Okullarda rehberlik hizmetlerinden sorumlu kişiler sadece rehber öğretmenler değildir. · Rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetleri sadece psikolojik sorunları olan öğrencilere verilmez; tüm öğrenciler bu hizmetlerden yararlanmalıdır. Her öğrencinin kendini tanıma, meslek seçimi, öğrenme sorunları, kültürel sorunlar, davranış, sağlık ve aile çevresi ile ilgili sorunları çözmeyi öğrenmek için rehberlik hizmetlerine ihtiyacı vardır. Okullarımızda rehberlik hizmetleri neden amacına ulaşmıyor? · Eğitim sisteminin demokratik olmaması; eğitim ortamının öğrenci ve veli katılımına olanak tanımaması, · Öğrenci sayısını kabarık olması ve sınıf öğretmeninin bu öğrencilere rehberlik etmek için ön koşul olan tanıma çalışmalarını bile yeterince gerçekleştirememesi, · Okullarda özellikle yöneticilerin rehberlik anlayışına sahip olmamaları; öğretmenlerin ise rehberlik çalışmalarını, diğer görev ve sorumlulukları yanında angarya olarak görmeleri, · Rehberlik hizmetlerinin oturması için eğitim sistemindeki yeniliklerin gerçekleştirilmemesi; yapılan çalışmaları formalite boyutu ile daha çok ilgilenilmesi, · Rehberlik hizmetleri için gerekli olan araç-gereç ve materyallerin sağlanmasına yönelik olanakların çok kısıtlı olması, · Eğitim çalışanlarında rehberlik anlayışını oturtmak için hizmet-içi eğitim çalışmalarının son derece yetersiz olması. Ayrıca, öğretmen yetiştirmede bu konudaki formasyonun son derece sınırlı olup, önemsenmemesi. Rehberlik hizmetlerinin eğitimin vazgeçilmez bir parçası olduğu fikri gittikçe daha çok yer etmektedir. Ancak, yukarda bazıları belirtilebilen sorunlar aşılmadıkça rehberlik hizmetleri asla gerçek hedefine ulaşmayacaktır. Günümüzde rehberlik hizmetleri eğitimcilerin iyi niyetine bırakılmıştır. Oysa eğitim çok ciddi bir hizmettir ve toplumun tamamına yöneliktir. Bu nedenle iyi niyetli ve özverili eğitimcilerin yaklaşımları bu sorunu aşamayacaktır. Eğitim sisteminde bilimsel ve çağdaş ölçütler göz önüne alınarak, demokratik bir şekilde yapılacak köklü değişiklikler, çocuklarımız için daha iyi bir eğitimin kapılarını açacak tek yoldur. Bunu başarmak da ancak eğitimin tüm taraflarının (öğrenciler, veliler ve eğitimciler) örgütlenerek demokratik katılım haklarını kullanması ve baskı unsuru olabilmesiyle mümkündür. Aile-çocuk İlişkisi “Çocuklara nasıl davranılırsa, onların başarılı ve mutlu bireyler olarak topluma uyum sağlamalarına yardımcı olunur?” sorusu psikologların en çok cevap aradıkları sorulardan biri olmuştur. Çocuk yetiştirme metotlarıyla sonraki davranış arasındaki ilişkiyi inceleyen araştırmalardan birbiriyle çelişen sonuçlar alınmıştır. Bu araştırmaların ortak bulgusu, ebeveynin temel tavrının, özel yetiştirme metotlarının her türlüsünden daha önemli ve belirleyici rol oynadığını göstermektedir. Anne-babanın temel tavrının en önemli yönü ise çocuklarıyla kurdukları duygusal ilişki ve çocuğu -ve dolayısıyla geçirdikleri problemleri- kabullenme biçim ve düzeyidir. Ebeveyn-çocuk ilişkilerinde sıcaklık ve duygunun eksikliği, nevrotiklik, saldırganlık, çekingenlik, güvensizlik gibi istenmeyen kişilik özelliklerinin gelişmesine sebep olmaktadır. · Aile üyelerinin ortaklaşa paylaştıkları inanç ve değer sistemlerinin varlığı: Ailenin dayanıklılığını sağlayan çok önemli bir özellik ortak inanç ve değer sistemlerine sahip olmaktır. Hiç şüphesiz aileyi oluşturan kuşaklar arasında farklı görüşler olacaktır. Anne-babanın şekilsel ve yüzeysel bazı farklılıklara kapılıp kriz yaratmamaları yerinde olur. Büyüklerin gösterdikleri esneklik veya katılık çocuklara da yansır. Bu sebeple aile üyelerinin katı kişilik yapısına sahip olmamaları uyumu kolaylaştırır. Ayni şekilde görüş ve inançların tartışılabilir, gözden geçirilebilir ve yenilikler yapılabilir olması ve farklılıklara saygı gösterilmesi aile içi uyumu kolaylaştırır. · Aile bireylerinin aktif, inisiyatif sahibi ve birbirlerine bağlı olmaları: Sürekli okuyan ve kendini geliştiren kişiler, karşılarındaki kişilerin de gelişmesine imkan hazırlar. Sahip oldukları enerjileri ev içine ve dışına dengeli bir biçimde bölüştürebilen kimseler, anlaşmazlıkları çatışmalara dönüştürmeden çözümleyebilirler. Böyle kişilerden oluşan ailelerde akıl ve beden sağlığının daha yüksek olduğu, bireylerin hayata bağlı, yaşamayı seven, sağlıklı kimseler oldukları görülmüştür. · Kişinin başı sıkıştığı zaman yardım isteyecek birinin var olduğuna inanması, streslerle başa çıkmayı kolaylaştıran çok önemli bir özelliktir. Duygusal destek için önemli olan, kişinin sevildiğine ve aile tarafından kayıtsız şartsız kabul edildiğine olan inancıdır. · Kuşakları açık-seçik belirleyen bir yapının varlığı: Kuşakları açık-seçik belirleyen yapı, eşlerin birbirine duygusal olarak bağlı, bütünleşmiş ve eşit ilişki içinde olmalarıyla kurulabilir. Böyle bir yapı içinde çocuklar kararlara katılır, ancak hiçbir zaman aileyi yönetemezler. Anlatılan aile yapısı içinde, kurallar şekilsel değil, özü ile uygulanır. Büyükler “bir kere” ağızlarından çıktığı için hatalarında ısrar etmez, yanıldıklarını kabul ederlerse otoritelerini kaybedeceklerini düşünmezler. Aile üyelerinin hepsi birbirlerinin duygu ve düşüncelerini önemser ve hesaba katarlar. Sadece kendi problemleriyle yaşamak yerine, kendi dışlarındaki problemlere karşı da duyarlı olurlar. · Problemlerin inkar edilmesi yerine kabul edilmesi: Var olan bir problemin aile üyelerinden biri veya hepsi tarafından fark edilmemesi veya yokmuş gibi davranılması bir süre rahatlık verir. Daha sonrasında ise çok kere problemler ağırlaşmış olarak ailenin bütünlüğünü zorlar ve “ çözümü “ güçleştirir. Problemlerin kabul edilmesini kolaylaştıran temel yaklaşım birbirini seven ve değer veren insanların arasında da çatışma ve anlaşmazlık çıkabileceğinin kabullenilmesidir. Anlaşmazlık çıkması, aile üyelerinin birbirini sevmedikleri anlamına gelmez. Ancak çatışmanın kişilikler üzerinde değil, problem olan konu üzerinde yürütülmesi, suçlama, yargılama ve “ sen zaten her zaman ... “ türünden genellemeler içermemesi gerekir. · Dostlarla, toplumla ve çeşitli topluluklarla çok sayıda ilişki ve bağın sürdürülmesi : Yapılan araştırmalar, yaptığı işten, katıldığı sosyal faaliyetten zevk alan insanların daha sağlıklı ve mutlu olduklarını ve streslerle daha iyi başa çıktıklarını ortaya koymuştur. Çok sayıda arkadaş ve makul ölçüde dosta sahip olmak fakat onlarla iç içe yaşamak yerine, belirli bir mesafe içinde sürecek beraberlikleri sürdürmek, kişiye yalnız olmadığı duygusunu yaşatır. Kısa bir şekilde ifade edecek olursak sürekli misafirliğe gitmek yada misafir kabul etmek de, hiç misafirliğe gitmemek yada hiç misafir kabul etmemek de aile için problem yaratabilir. Olgun insanlar yetiştirmek için her şeyden önce anne-babanın kendilerinin olgunlaşma yolunda önemli adımlar atmış olmaları gerekmektedir. Olgunlaşmanın tanımı içinde, en başta geniş bir benlik duygusuna sahip olmak vardır. Geniş bir benlik duygusuna sahip olmak demek, yapabileceklerinin ve yapamayacaklarının sınırlarını bilmek demektir. Olgun insan, diğer insanlarla hem yakın ilişkilerde, hem de genel ilişkilerde sıcak bağlar kurma yeteneğine sahiptir. Olgun insan, dış gerçeklerle bağlantı içinde düşünür, eylemde bulunur ve hayatı uyum içinde yaşayacak bir “ hayat felsefesi “ geliştirir. Hoşgörü karşımızdakini istediğimiz gibi olmaya zorlamak değil, kendi istediği gibi mutlu olmasına olanak verme büyüklüğüdür. Unutmayın ki, kendi varlıklarından memnun olanlar iyi sonuçlar yaratırlar. (“Aile-Çocuk İlişkisi” başlıklı bu bölüm, Ana-Baba Okulu, Remzi Kitabevi, 1998-İstanbul adlı eserden alınmıştır. ) UYGULAMA ÖRNEKLERİ VE HUKUKA AYKIRILIKLAR Buraya kadar yapılan açıklamalardan anlaşılacağı gibi, gerek ulusal gerek uluslararası düzeyde temel bir insan hakkı olan eğitimin bilimsel, demokratik, eşit ve parasız olması gerektiği tartışmadan uzaktır. Ülkemizdeki uygulamada ise eğitimin anti-demokratik, bilimsellikten, eşitlikten uzak ve paralı olduğu görülmektedir. Eğitimin olması gereken niteliği ve ülkemizdeki uygulama konusunda aşağıda satır başlarıyla açıklamalar yapılmıştır: Eğitimde Demokrasi: Olması gereken eğitim, demokratik disiplin anlayışına dayanan; öğrencinin kendini ifade etmesine, yeteneklerini geliştirmesine ve sergilemesine olanak tanıyan; öğrencinin kişiliğini ve kimliğini koruyan; öğretmen-öğrenci-veli üçlüsünün eğitimin her kademesinde söz ve karar sahibi olmasını esas olmalıdır. Bu üçlünün her alanda yönetime katılmasını sağlayan; özellikle yöneticilerin seçimi, kitap ve eğitim araçlarının seçimi gibi konularda kararların eğitimin bu üç unsuru tarafından alındığı; seçilen yöneticilerin kendilerini öğrenci, öğretmen ve veliye karşı sorumlu hissettikleri bir nitelik taşımalıdır. Ülkemizdeki uygulamada ise yöneticiler atamayla geldiklerinden kendilerini atayanlara karşı sorumluluk duymakta ve onların beğenilerine göre davranmaktadırlar. Kendilerini öğretmen, öğrenci veya veliye karşı sorumlu hissetmeyen yöneticiler bu kesimlerin kişisel özgürlük alanlarına dahi müdahale etmeyi bir hak olarak görebilmekte ve eğitim kurumlarını diledikleri gibi yönetebileceklerini düşünmektedirler. Bu düşünceyle hareket eden yöneticiler, hukuka uygun olsun ya da olmasın tüm emirlerine ve isteklerine kayıtsız koşulsuz uyulmasını beklediklerinden, en küçük farklı görüşlere bile baskıcı bir anlayışla karşılık vererek öğrenciler için katı disiplin kurallarını, eğitim emekçileri için de keyfi soruşturma mekanizmasını işletmektedirler. Bu anlayış velilere karşı da tehdit, aşağılama vb. davranışlarla ortaya çıkmaktadır. Böyle bir eğitim anlayışının demokratik olduğundan ve kişilik gelişmesine katkıda bulunduğundan söz edilemez. Üniversitelerde ise, YÖK (Yüksek Öğretim Kurumu) tarafından hazırlanan “üniversite öğrenci disiplin yönetmeliği” ile üniversiteler adeta “kışla disiplini”ne tabi tutulmuş, öğrencilerin eğitim hakkı, polis tarafından düzenlenecek gerçek olup olmadığı tartışmalı bir tutanak veya yazılacak bir yazı ile rektörün iki dudağı arasına sıkıştırılmış, rektörlere savcı, hatta yargıç yetkileri verilmiştir. Birçok üniversitede çeşitli yönetmeliklerle öğrenci derneklerine dahi engellemeler konulmuş, öğrencilerin kültürel etkinlikleri bile üniversite yönetimlerinin onayına bağlanmıştır. Üniversitelerde bu anti-demokratik işleyişe karşı çıkan, bilimsel, demokratik ve özerk üniversiteyi savunan, bu uğurda yüz milyonlarca lira ücreti reddederek özel üniversitelere gitmeyip devlet üniversitelerinde bilimsel eğitim vermeye devam eden öğretim üyeleri de ya meslekten çıkarılmakta, ya da istifaya zorlanmaktadır. Eğitimde Şiddet: Yukarıda belirtilen disiplin anlayışı ve anti-demokratik tutum, öğrenciyi öğretmen ve yöneticinin kafasındaki kalıba uygun olmaya zorlamakta ve bu kalıptan taşan ya da soran-sorgulayan öğrenciye karşı psikolojik şiddet olarak aşağılama, ayıplama, teşhir ve notla tehdit; fiziksel şiddet olarak da çeşitli biçimleriyle dayak, tek ayak üstünde bekletme v.b. uygulamalara yönelinmektedir. Eğitimde şiddetin kaynağında da kişilerin tercihleri değil, anti-demokratik eğitim anlayışı vardır. Bilimsel Eğitim: Bilim, deney ve gözleme dayalı, kuşkuculuğu esas alan, bilgiyi yanlışlığı kanıtlanıncaya kadar doğru kabul eden, hiçbir değişmez doğruyu veya hiçbir dogmayı kabul etmeyen, sezgiden yola çıkarak belli bir yöntemle deney ve gözlem sonucu bilimsel bilgiye ulaşan bir sistematiktir. Eğitim ancak bilimsel bir içerik taşıdığı ölçüde toplumun gelişmesine, doğa ve toplum yasalarının algılanmasına ve böylece ilerlemeye katkı sağlar. Bugün ülkemizdeki eğitim sistemi bilimsellikten uzak, ezbere dayalı, kuşkuculuğu, araştırmayı ve sorgulamayı reddeden bir yapı sergilemektedir. Eğitim sistemimizde okullarda okutulacak kitapların seçimi ve onayı, atamayla görevlendirilen Talim Terbiye Kurulu’na verilmiştir. Kurulun adından da anlaşılacağı gibi öğrencinin bir talime tabi tutulması ve terbiye edilmesini amaçlayan eğitim anlayışı ve kurul, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 26. maddesinde ve Çocuk Hakları Sözleşmesinin 28. maddesindeki ilkelerin tam tersine savaşı özendiren, ırkların üstünlüğünü benimseten, dayanışma yerine bencilliği esas alan, cins ayrımcı örneklerle doludur. Eleştirel bakışı reddeden, anti-laik içerikteki kitapları seçerek ve onaylayarak öğrencileri ve dolayısıyla toplumun geleceğini talim ve terbiye etmektedir. Hatta bilimdışı bu eğitim sistemi öyle bir noktaya gelmiştir ki, tüm dünyada genel kabul gören “Evrim Teorisi”ni bile kitaplardan çıkarıp, tüm öğrencileri “Yaradılış Teorisi”ne kayıtsız koşulsuz inanmaya zorlamaktadır. Parasız Eğitim: Eğitimin olmazsa olmaz koşulu “parasız eğitim”dir. Zira eğitim anlayışı ne kadar bilimsel ve ne kadar demokratik olursa olsun, eğer parasız değilse herkesin eğitim hakkından fırsat ve olanak eşitliği içinde yararlanması olanaksızdır. Anayasa ve uluslar arası sözleşmelerin eğitime ilişkin hükümlerinde ilköğretimin zorunlu ve parasız olduğu belirtilmektedir. Ayrıca, özellikle Çocuk Hakları Sözleşmesinin 28. maddesinde açıkça ifade edildiği gibi; taraf devletler, “ Ortaöğretim sistemlerinin genel olduğu kadar mesleki nitelikte de olmak üzere çeşitli biçimlerde örgütlenmesini teşvik ederler ve bunların tüm çocuklara açık olmasını sağlarlar ve gerekli durumlarda mali yardım yapılması ve öğretimi parasız kılmak gibi uygun önlemleri alırlar; uygun bütün araçları kullanarak, yüksek öğretimi yetenekleri doğrultusunda herkese açık hale getirirler.” Bu hükümlerden de anlaşılacağı gibi, okul öncesi eğitimden üniversiteye kadar (üniversite dahil) tüm eğitim sürecinin parasız olması Anayasanın 90. maddesinin yollamasıyla uluslararası sözleşmeler gereği olarak yasal bir zorunluluktur. Devletin Anayasal zorunluluk olarak eğitimi parasız hale getirmesi gerekirken, tam tersine, eğitim hakkını ortadan kaldırıp eğitimi yalnızca parası olanların yararlanabileceği bir hak haline getirerek, ayrıcalıklı bir eğitim ortamı yaratılmaktadır. Devlet, eğitimi özelleştirmeyi temel hedef olarak belirlediğinden eğitime genel bütçeden ayrılan ödeneği her yıl biraz daha kısarak eğitim hizmetini verilemez hale getirip, halkta “böyle yürümüyor, özelleştirilsin de kurtulalım” düşüncesini oluşturmaktadır. Kendi okullarını yokluğa ve yoksulluğa terkeden devlet, özel okullar için ise son derece cömert davranarak sayısız teşvikler, vergi indirimleri ve muafiyetleri, bedelsiz arsa tahsisleri ile eğitim alanını sermaye grupları için karlı bir yatırım alanına dönüştürmektedir. Devlet, yurttaşlardan topladığı vergileri çeşitli sermaye gruplarına ve rant kesimine aktarırken, devlet okullarındaki öğrencilere ise okulun tüm ihtiyaçlarını karşılamak üzere bağış, katkı payı, bayram katılım payı v.b. adlar altında yeni vergiler koymaktadır. Bağış, bağışçının tek yanlı iradesine bağlı olarak zamanını ve miktarını kendisinin belirlediği, hiçbir baskı altında kalmadan yapacağı bir yardım olduğu ve Yardım Toplama Yasasına göre hiç kimse bağışa zorlanamayacağı halde öğrenciler tehdit edilerek ve veliler çeşitli baskılar altına alınarak bağış adı altında para ödemeye zorlanmaktadırlar. Öyle ki, şu anda okullarda sözleşmeli olmayan öğretmenlerin ücretleri dışında okulun tüm giderlerini veliler karşılamak zorunda bırakılmışlardır. Böyle devam ettiği sürece yakın bir gelecekte öğretmenlerin ücretlerini de veliler ödemek zorunda kalacaklardır. Sonuç olarak, “paralı eğitim sistemi” emeği ile geçinen insanların çocuklarının eğitim hakkını tamamen ortadan kaldıran ve onları çıraklıkta ucuz işgücü, sokak çocuğu ve suç işleyen çocuklar haline getiren, eğitimi sadece varsılların yararlandığı bir hak haline dönüştüren, toplumun geleceğini karartan ve toplumsal çatışmaya zemin hazırlayan bir sistemdir. Eğer bu sonuçları yaşamak istemiyorsak, paralı eğitime karşı örgütlü bir mücadele sürdürmek emeği ile geçinen herkes için kaçınılmaz ve ertelenemez bir görevdir. EĞİTİM KURUMLARININ SORUNLARI Fiziki Sorunlar: Eğitim kurumlarının fiziksel yapıları eğitimin olması gereken niteliğini karşılamaktan uzaktır. Öyle ki, eğitim kurumları yalnızca derslik, öğretmen ve yönetici odaları ve tuvaletlerin bulunmasının yeterli kabul edildiği kurumlar olarak düşünülmektedir. Oysa, eğitim kurumlarının; spor salonları, açık spor alanları, tarım uygulama bahçeleri, tiyatro ve sinema salonları, müzik ve resim odaları, işlikler, kütüphane, dil ve fen laboratuarları, öğrencilerin ve eğitim çalışanlarının dinlenmeleri ve beslenmelerine uygun bölümler, tarımsal çalışma ve spor etkinlikleri sonrası beden temizliğini sağlayabilecek tesislerle donatılmış olması, ayrıca binalarda öğrencilerin ve çalışanların sağlıklı çalışmalarına olanak verecek havalandırma ve ısınma ortamının bulunması halinde fiziksel olarak yeterli olduğu kabul edilebilir. Ayrıca, tüm eğitim kurumlarının fiziksel engelli öğrencilerin rahatça kullanabilecekleri bir konuma getirilmesi gerekmektedir. Teknolojik Donanım Sorunları: Eğitim-öğretim, bilimsel bilginin elde edilmesi sürecini kapsar. Bilimsel bilgi ise deney ve gözlemle elde edilebilir. Bir diğer anlatımla eğitim-öğretim, hem görsel hem işitsel olmalı ve uygulama ile desteklenmelidir. Öğrencinin yaparak ve yaşayarak öğrenebilmesi ve bilginin kalıcı olabilmesi için de dil laboratuarları, fen laboratuarları, işlikler ve atölyeler eğitim-öğretim kurumlarının olmazsa olmaz eğitim araçları olarak eğitim kurumlarında var olmalıdırlar. Kısacası sınıflar, tüm teknolojik donanımlara sahip laboratuarlar ve işlikler haline getirilmelidir. Oysa günümüzde eğitim kurumlarının birkaç istisna dışında bu donanımlardan tamamen yoksun olduğu ve buna bağlı olarak bilimsel eğitim yerine ezbere dayalı, bilim-dışı bir eğitimin egemen olduğu tartışmasız bir gerçekliktir. Kaldı ki, özellikle ulaşım güçlükleri olan dağlık bölgelerde okul binaları dahi geçici binalar halinde olup, birçok yerleşim merkezinde okul binası ya hiç yok, veya kapalı durumdadır. Ülke kaynakları adil ve verimli kullanıldığı takdirde, tüm yurtta ve tüm eğitim kurumlarında yukarıda belirtilen donanımın sağlanması olanağı fazlasıyla vardır. Eğitim ve Öğretimde Kadro Sorunu Ülkemizin genel ekonomik politikalarında olduğu gibi, eğitim politikasında da bölgeler arası dengesizliğin sonucu olarak bazı bölgelerde ihtiyacın üzerinde yığılmalar yaşanırken, bazı bölgelerde ise kadro yetersizlikleri nedeniyle eğitim-öğretim hizmeti bir kez daha aksamaktadır. Yığılmaların olduğu bölgelerde de eğitim çalışanlarının iller arasında veya il içinde semtler arasında dengesiz dağılımı sonucu bu bölgelerde de ciddi kadro sorunları yaşanmaktadır. Bütün olarak ele alındığında ve dağılımın sağlıklı olduğu kabul edildiğinde dahi eğitim çalışanlarının şu andaki sayısı ve niteliği eğitim hizmetinin gereği gibi verilebilmesi için yeterli değildir. Özellikle son yıllarda öğretmen yetiştiren kurumların eğitim-öğretim kalitesindeki yetersizlik ve öğretmen yetiştiren kurumlar dışındaki yükseköğretim kurumlarından mezun olanların da öğretmen olarak atanmaları sonucu, tüm okullarda eğitim-öğretimin kalitesinde yoğun bir aşınma yaşanmaktadır. Tüm bunlara ek olarak, zaten yetersiz olan kadroların bir kısmının iptali veya bu kadrolara kasten atama yapılmaması sonucu, gerek hizmetlilerin, gerek öğretmenlerin sigortasız, sözleşmeli olarak çalıştırılmaları ve bunların ücretlerinin öğrenci velilerine ödetilmesi uygulaması yaygınlaşmaktadır. Bu durum eğitimde özelleştirmenin doğal sonuçlarından biridir. Milli Eğitim Bakanlığınca hazırlanıp Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren “Norm Kadro Yönetmeliği” eğitim çalışanlarının eğitim kurumlarına dağılımı konusunda önemli ölçüde iyileştirme sağlayabilecek gibi görünmekteyse de, korkarız ki bu yönetmelik amacına aykırı olarak ve siyasi kaygılarla “sürgün yönetmeliği” olarak uygulanacaktır. Bu konuda yanılmış olmayı diliyoruz. ÇÖZÜM ÖNERİLERİ Eğitimin sorunlarının çözülebilmesi için; eğitimin planlanmasından uygulanmasına, ders kitaplarının seçimi ve tüm eğitim sürecinin denetlenmesine kadar her aşamada eğitimin üç unsurunun (öğretmen-öğrenci-veli) yönetime katıldığı, söz ve karar sahibi olduğu bir eğitim sisteminin yaşama geçirilmesi zorunlu ve kaçınılmazdır. Bu bağlamda: 1- Bilimsel içerikli eğitimin gerçekleştirilebilmesi için, ders kitaplarının; eğitimci sendikaları, üniversiteler, veli ve öğrenci örgütlenmelerinin katılımı ile konusunda uzman bilim kurulları tarafından yazılan kitaplardan seçilmesi, bu kitapların ezberciliği reddeden, bilimsel kuşkuculuğu esas alan, öğrenciye düşünme, araştırma, sorgulama yeteneği kazandıran içerikte olmasına özel bir özen gösterilmeli, Talim ve Terbiye Kurulu kitap seçiminde etkin olmaktan çıkarılmalı ve hatta tamamen tasfiye edilmelidir. 2- Eğitim-öğretim kurumları ve eğitimin tüm yönetsel katmanları öğretmen, veli ve öğrenci örgütlenmelerinin seçimi ile göreve getirilen yöneticiler tarafından ve katılımcı demokrasi anlayışıyla yönetilmelidir. İlköğretim okullarından başlayarak tüm eğitim kurumlarında, öğrencilerin Çocuk Hakları Sözleşmesinin; · 15. maddesi uyarınca “dernek kurma ve toplanma hakkı”nın, · 16. maddesi uyarınca “onur ve itibarına saldırılmaması hakkı”nın, · 13. maddesi uyarınca “düşüncesini her türlü araçla özgürce açıklama hakkı”nın, · 24. maddesi uyarınca “sağlık hakkı”nın, · 19. maddesi uyarınca “bedensel veya zihinsel saldırı, şiddet, istismar ve kötü muameleye karşı korunma hakkı”nın tanınması ve yaşama geçirilmesi gerekir. Bu gereklilik Anayasanın 90/son maddesinin de emredici hükmü olduğundan aynı zamanda zorunludur. Çocuk Hakları Sözleşmesinin 17, 29 ve 30. maddelerine Türkiye tarafından konulan “Türkiye Cumhuriyeti, Çocuk Hakları Sözleşmesinin 17, 29 ve 30. Maddelerini Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Anlaşması hükümlerine göre yorumlama hakkını saklı tutmaktadır” şeklindeki çekincenin kaldırılması ve böylece özellikle ilk ve temel eğitimin en iyi biçimiyle çocuğun anadilinde verilebileceği bilimsel tespitine uygun olarak herkesin kendi anadilinde en azından ilk ve temel eğitim almasının önü açılmalıdır. 3- Eğitim bilimsel ve demokratik olsa bile, parasız değilse herkesin eğitim hakkından fırsat ve olanak eşitliği içinde yararlanması olanaksız olacağından “parasız eğitim”, eğitimin olmazsa olmaz koşuludur. Bu nedenle eğitim, bütün eğitim kurumlarında mutlak olarak parasız hale getirilmeli, “harç, katkı payı, karne-diploma parası, bayram katılım payı, hizmetli ve sözleşmeli öğretmen ücreti v.b.” hangi ad altında olursa olsun hiçbir zorunlu bağış talep edilmemeli ve özellikle harç taksidini ödeyemediği gerekçesiyle öğrencilerin üniversitelerle ilişiğinin kesilmesi gibi bir uygulama asla olmamalıdır. 8 Yıllık Eğitime Katkı Fonunda toplanan ve katrilyonları bulan paranın bankalarda repoya yatırılarak bankalar aracılığıyla sanayi ve rant kesimine ucuz kredi olarak aktarılıp, banka kurtarmalarda kullanılıp tüketilmesi yerine eğitime aktarılması halinde “kaynak sorunu” tamamen çözüleceği gibi, genel bütçeden eğitime ayrılan payın her geçen yıl biraz daha azaltılmasından vazgeçilmesi halinde ve İl Özel İdareleri ile Belediyelerin yasalar gereği eğitime aktarmaları gereken bütçe paylarının aktarılması halinde öğrenci ve velilerin tehdit, şantaj ve baskı ile bağışa zorlanmasına gerek kalmayacağı gibi, yurttaşların baskı altında olmaksızın gönüllü olarak yaptıkları ve yapacakları bağışlara dahi gerek kalmadan kusursuz bir eğitimin kaynakları sağlanmış olacaktır. Bütün bunlara karşın bugün yapılan, bu kaynakları kullanmak yerine eğitimin kaynaklarını bilinçli ve kasıtlı biçimde keserek eğitim hizmetini verilemez hale getirip, “ne yapalım, görüyorsunuz, Devlet eğitim hizmetinin yükünü karşılayamıyor, o halde eğitimin özelleştirilmesi zorunludur” denilerek halk, “ölümü gösterip, hastalığa razı edilmek” istenmektedir. Bununla da yetinmeyen eğitim bürokrasisi, 8 Yıllık Eğitime Katkı Fonunda toplanan ve eğitime aktarılmayarak bankalarda tutulan katrilyonlarca liranın %25’inin özel okullara aktarılması için yasa önerisi hazırlayıp T.B.M.M.’ne sunmaktadır. Zaten vergi indirimleri, gümrük muafiyeti, bedelsiz arsa tahsisi v.b. biçimde 23 kalem teşvikten yararlanan özel okullar ayrıca bu şekilde de desteklenmeye çalışılmaktadır. Buna rağmen özel okul fiyatları her geçen yıl fahiş oranlarda artırılmaktadır. Çünkü, artık eğitim bir sektör haline getirilmiş, temel bir insan hakkı olmaktan çıkarılarak alınır-satılır bir ticari meta haline getirilmiştir. Ticaretin mantığında da tüccarın ya da işletmecinin “en fazla kazanç” elde etme kuralı olduğundan doyma noktası yoktur. Özel okullar ve özel üniversiteleri desteklemekte sınır tanımayan, ancak kendi okulları için kaynak yokluğunu gerekçe gösteren devlet tarafından KOÇ Üniversitesi’ne Sarıyer’de imara kapalı orman alanındaki 2000 dönümlük arazi, üzerindeki 1500 çam ağacı kesilerek hibe olarak verilmiştir. Danıştay tarafından iptal edilen bu işleme rağmen üniversitenin bu alandan çıkarılmaması için çözümler araştırılmaktadır. 4- Paralı eğitim uygulamaları ile gerek aynı il ya da bölge içerisinde, gerek bölgeler arasında ve hatta aynı çevredeki ekonomik konumları farklı ailelerin çocukları arasında eğitim hakkının kullanılabilmesi ve bu haktan fırsat ve olanak eşitliği çerçevesinde yararlanılabilmesi bakımından uçurum derecesinde büyük farklılıklar olduğu gibi, özellikle 1999-2000 öğretim yılı ÖSS Sınavının tek basamaklı hale getirilmesi ve ilk defa AOBP (Ağırlıklandırılmış Ortaöğretim Başarı Puanı) uygulamasına geçilmiş olması “fırsat ve olanak eşitsizliği”ni vahim derecede artıran bir sonucu ortaya çıkarmıştır. Öyle ki, kararın alındığı dönemin Milli Eğitim Bakanı Hikmet ULUĞBAY “Ne yapalım, yeni sisteme geçiş için bir kuşak zorunlu olarak harcanacak” açıklamasını yapmıştır. Buna karşılık lise son sınıf öğrencilerinden oluşan gençler “harcanan kuşak” olmak istemediklerini belirterek imza kampanyaları ve basın açıklamaları düzenlemişlerse de kuşakları harcamayı hedefleyen YÖK ve MEB yöneticileri bu sesleri duymazlıktan gelmişlerdir. Nihayet bugün yüzbinlerce üniversite adayı tercihlerini belirsizlikler içerisinde yapmak zorunda kalarak hak kayıplarına uğramışlardır. AOBP uygulaması ile eğitim olanakları gelişmiş olan ve daha çok varsıl ailelerin çocuklarının milyarlarca lira ödeyerek okudukları özel okullar, Fen ve Anadolu Liseleri gibi okullara önemli avantajlar sağlanmaktadır. Bu okullarda öğrencilerin bireysel başarısızlıkları okulun başarı ortalaması nedeniyle ödüllendirilirken, yoksul ve orta gelirli ailelerin çocuklarının okudukları eğitim olanakları gelişmemiş genel devlet liseleri ile meslek liseleri v.b. okullara ise uygulama dezavantaj olarak yansımaktadır. Bu okullardaki öğrencilerin bireysel başarıları da okulun başarı ortalamasının düşük olması nedeniyle cezalandırılmaktadır. Eğitimde fırsat ve olanak eşitliğinin sağlanabilmesi için okul öncesi eğitimden başlayarak üniversite dahil tüm eğitim kurumlarının parasız olmasının yanı sıra temel eğitimin iki yıl okul öncesi eğitim, 8 yıl ilköğretim ve 1 yıl yönlendirme olmak üzere 11 yıla çıkarılması ve ölçme-değerlendirme niteliği taşımayan, öğrencinin yıllar süren emeğini ve birikimini 3 saatte değerlendirmeye dayanan, önemli ölçüde rastlantısal sonuçlar elde edilen gerek ilk ve ortaöğretimdeki giriş sınavları, gerek üniversite sınavının tamamen kaldırılması ve tüm eğitim kurumlarının bütün yurtta eğitim-öğretim kadrosu, teknolojik donanımı ve fiziksel kapasitesi yönünden birbirinden farksız ve eşit hale getirilmesi zorunludur. 5- Eğitim kurumlarında disiplin anlayışı hala ortaçağ zihniyeti ile sürdürülmektedir. Bunda eğitimcilerin pedagojik formasyon ve demokrasi anlayışlarındaki eksiklik ve sakatlık kadar velilerin “eti senin kemiği benim” anlayışını sürdürüyor olmalarının da katkısı vardır. Okullarda, öğrencinin insan olmaktan kaynaklı haklarını ve onurunu gözeten, demokratik disiplin anlayışı yerleşmedikçe ve psikolojik danışmanlık ve rehberlik hizmetleri yeterli düzeye ulaşmadıkça eğitimdeki maddi ve manevi şiddetin önlenmesi olanağı yoktur. Ayrıca, ortaöğretim kurumları disiplin kurullarında öğrenci ve veli temsilcilerinin ağırlığının artırılması ve bunların kurullarda biçimsel olarak bulunan kişiler olmaktan çıkarılarak amaca uygun işlev üstlenmeleri okullardaki maddi ve manevi şiddetin önlenmesine katkıda bulunabilir inancındayız. Okullardaki disiplin kurulları, yaptıkları yargılama sonucunda örgün eğitim dışına çıkarma dahil olmak üzere birçok cezalar uygulayabilmektedirler. Bu sonuç öğrencinin tüm eğitim yaşamını yok eden ağır bir ceza yaptırımıdır. Bu nedenle Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ( CMUK )’ nun 135 ve devamı maddeleri gereği, yargılanan öğrencinin savunma hakkını kullanabilmesi için, 18 yaşını doldurmadığından zorunlu müdafilik kapsamında olan öğrencinin mutlaka avukatının disiplin duruşmasına çağrılması, avukatı yoksa Baro’dan avukat görevlendirilmesinin istenmesi gerekir. Yasanın bu emredici hükmü disiplin yönetmeliğine üstün olduğundan yönetmeliğe rağmen uygulanması zorunlu olmakla birlikte yönetmelikte de yasaya uygun düzenlemeler yapılmalıdır. KARŞILAŞILAN SORUNLAR VE YAPILABİLECEKLER Eğitimde karşılaşılan sorunlar karşısında doğru ve sağlıklı çözümler üretilebilmesi için öncelikle öğrenci, veli ve eğitim çalışanlarının kendi haklarını bilmeleri ve bu haklar çerçevesinde birlikte, örgütlenmiş bir mücadeleyi hedeflemeleri zorunludur. Bu nedenledir ki, öncelikle haklarımızın neler olduğu, eğitime ilişkin ulusal ve uluslar arası hukuksal düzenlemeler ve eğitimin temel ilkeleri konusundaki bilgi eksikliğimizi aşmak zorundayız. Çünkü bilinmeyen hakların savunulması ve kullanılabilmesi olanaksızdır. Eğitim sürecinde karşılaşılacak sorunlara karşı fiili ve hukuki mücadelenin birlikte yürütülmesi bir gereklilik olduğu gibi aynı zamanda bir zorunluluktur. Fiili olarak yapılabilecekler; genel olarak eğitim yöneticilerini hak ihlallerinden caydırmaya yönelik toplu görüşmeler, kitlesel olarak yapılacak basın toplantıları, basın açıklamaları, gereği halinde miting v.b. etkinlikler ile özellikle karne ve kayıt dönemlerinde usulsüz uygulamalara karşı kayıt yaptırmaya, karne ve diploma almaya birkaç kişi birlikte giderek birbirlerine tanıklık yapacak şekilde tutanaklar düzenlenmesi biçiminde davranışlar olabilir. Bu eylem ve etkinliklerle ilgili olarak veli dernekleri ve eğitimci sendikalarına bilgi verilerek birlikte hareket edilmesi büyük önem taşımaktadır. Hukuksal olarak yapılabilecekler ise; eğitim yöneticilerinin uluslar arası sözleşmeler, Anayasa, yasalar, yönetmelikler ve genelgelere aykırı tutum ve davranışları ile ilgili olarak düzenlenecek tutanaklar ile suç oluşturan (öğrenciye maddi ve manevi şiddet uygulanması, veliye hakaret ve tehdit, zorla bağış alma v.b.) davranışlar için Cumhuriyet Başsavcılıklarına suç duyurusunda bulunulması, kişilik haklarına saldırı halinde manevi tazminat davaları açılması, ayrıca İl ve İlçe Milli Eğitim Müdürlükleri, Kaymakamlıklar veya Valiliğe şikayet dilekçeleri verilmesi, bu dilekçelerin kayıt tarih ve sayılarının alınarak yapılan işlemlerin izlenmesi, dilekçelerde sonuç hakkında yazılı bilgi verilmesinin istenmesi ve ayrıca karşılaşılan sorun hakkında veli ve eğitim çalışanları örgütlerine de yazılı bilgi verilmesi şeklinde bir tutum izlenmesidir. Özellikle paralı eğitim uygulamalarından katkı payı, aidat, bayram katılım payı v.b. adlar altında “zorunlu bağış” alınması çabalarına karşılık, bu konuda öğrencinin muhatap alınmaması, öğrencinin haberci olarak kullanılmaması, kendisine bu konuda soru sorulmaması, çocuğa fiziksel ya da manevi şiddet uygulanmaması, görüşülecek her türlü konuda doğrudan veli ile iletişime geçilmesi istekli dilekçe yazılarak okul müdürlüklerine verilmesi gereklidir. Bu konuda veliler “çocuğuma bir zarar verilebilir mi?” kaygısından kurtulmalıdırlar. Öğrenciye yönelik olarak fiziksel şiddet uygulanması halinde, en yakın sağlık kuruluşuna veya özel hekime çocuğun muayenesi yaptırılarak bulgular tespit ettirildikten sonra veya doğrudan Cumhuriyet Başsavcılığına yapılacak başvuru ile Adli Tabipliğe sevk sağlanarak iş ve güçten kalma süresinin tespit ettirilmesi ve sorumlular hakkında ceza yargılamasının başlatılması sağlanmalıdır. ÖRGÜTLENMENİN ÖNEMİ VE ÖRGÜTLENMEYE İLİŞKİN ÖNERİLER Başlangıçtan beri yapılan açıklamalardan anlaşılacağı gibi devlet, eğitimin temel bir insan hakkı olduğu anlayışından uzaklaşarak, ne pahasına olursa olsun eğitimin özelleştirilmesini ve paralı eğitimi dayatma kararlılığı içindedir. Devletin bu yaklaşımı toplumun geleceğini karartan, yoksul ve orta gelirli ailelerin çocuklarının eğitim haklarını yok eden, fırsat ve olanak eşitsizliğini derinleştiren, toplumsal katmanları birbirlerine düşman eden niteliktedir. Paralı eğitim nedeniyle okula başlayamayan veya okulu terk etmek zorunda kalan çocukların ve gençlerin ağır koşullar altında çırak ya da ucuz işçi olarak çalışmasına, sokak çocuklarına ve suçlu çocuklara dönüşmesine, fuhuş, alkol ve uyuşturucu tuzağına düşmelerine neden olmaktadır. Bu anlayış, ısrarla Anayasa, uluslar arası sözleşmeler, yasa ve yönetmeliklerin ihlali ve Anayasada Cumhuriyetin temel niteliklerinden sayılan ve değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek olan “ sosyal devlet “ ve “ hukuk devleti “ ilkelerinin ayaklar altına alınması pahasına eğitimin özelleştirilmesi ve paralı eğitim yerleştirilmesine zemin hazırlamaktadır. Bu olumsuz ve tehlikeli gidişin durdurulabilmesi ve toplumun geleceğinin kurtarılabilmesi, örgütlenmiş veli, eğitim çalışanları ve öğrencilerin mücadelesiyle olanaklıdır. Velilerin kendi güçlerinin farkına vararak yurt genelinde örgütlenmeleri, 30 milyona varan velinin örgütlü bir güç olarak planlamadan uygulamaya, denetimden ders kitaplarının seçimine kadar her alanda öğrenci ve eğitimci örgütleriyle birlikte, eğitim sistemine müdahale etmeleriyle sistem bilimsel, demokratik, eşitlikçi ve parasız olarak baştan sona yeniden düzenlenebilir. Ülkemizin her metrekaresindeki velilerin bu tarihsel sorumluluklarını en kısa zamanda, “bıçak kemiği delmeden” yerine getireceklerine olan inancımızla bu çalışmanın bilimsel, demokratik, eşit, parasız ve laik eğitim mücadelesine katkı sağlamasını diliyoruz. EĞİTİMLE İLGİLİ ULUSLARARASI SÖZLEŞMELER VE İÇ HUKUK DÜZENLEMELERİ Uluslararası Sözleşmeler: İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi – Madde 26 : Herkes eğitim hakkına sahiptir. Eğitim, en azından ilk ve temel eğitim aşamasında parasızdır. İlköğretim zorunludur. Teknik ve mesleksel eğitim herkese açıktır. Yüksek öğrenim yeteneğe göre herkese eşit olarak sağlanır. Çocuk Hakları Sözleşmesi – Madde 28 : 1- Taraf devletler, çocuğun eğitim hakkını kabul ederler ve bu hakkın fırsat eşitliği temeli üzerinde tedricen gerçekleştirilmesi görüşüyle özellikle: a) İlköğretimi herkes için zorunlu ve parasız hale getirirler; b) Ortaöğretim sistemlerinin genel olduğu kadar mesleki nitelikte de olmak üzere çeşitli biçimlerde örgütlenmesini teşvik ederler ve bunların tüm çocuklara açık olmasını sağlarlar ve gerekli durumlarda mali yardım yapılması ve öğretimi parasız kılmak gibi uygun önlemleri alırlar; c) Uygun bütün araçları kullanarak, yüksek öğrenimi yetenekleri doğrultusunda herkese açık hale getirirler; d) Eğitim ve meslek seçimine ilişkin bilgi ve rehberliği bütün çocuklar için elde edilir hale getirirler; e) Okullarda düzenli biçimde devamın sağlanması ve okulu terketme oranlarının düşürülmesi için önlemler alırlar; 2-Taraf devletler, okul disiplininin çocuğun insan olarak taşıdığı saygınlıkla bağdaşır biçimde ve bu sözleşmeye uygun olarak yürütülmesinin sağlanması amacıyla gerekli olan tüm önlemleri alırlar. 3- Taraf devletler, eğitim alanında özellikle cehaletin ve okuma-yazma bilmemenin dünyadan kaldırılmasına katkıda bulunmak ve çağdaş eğitim yöntemlerine ve bilimsel ve teknik bilgilere sahip olunmasını kolaylaştırmak amacıyla uluslar arası işbirliğini güçlendirir ve teşvik ederler. Bu konuda, gelişmekte olan ülkelerin gereksinimleri özellikle göz önünde tutulur. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 1 Nolu Protokol – Madde 2: Kimse tahsil etme hakkından mahrum edilemez. Devlet, eğitim ve öğretim sahasında deruhte edeceği vazifelerini ifasında, ebeveynin bu eğitim ve öğretimi kendi dini ve felsefi akitlerine göre temin etmek hakkına riayet edecektir. Yasalar: Anayasa – Madde 2: Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir. Madde 5: Devletin temel amaç ve görevleri, ...... kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır. Madde 42: Kimse, eğitim ve öğretim haklarından yoksun bırakılamaz (Fıkra 1). İlköğretim, kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur ve Devlet okullarında parasızdır (Fıkra 5). Madde 90: ......... Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Anayasa – Madde 137 ve 657 sayılı Devlet Memurları Yasası – Madde 11: ... Konusu suç oluşturan emir, hiçbir surette yerine getirilemez; yerine getiren kimse sorumluluktan kurtulamaz. Milli Eğitim Temel Yasası (1739 Sayılı Yasa) – Madde 8: Eğitimde kadın-erkek herkese fırsat ve imkan eşitliği sağlanır. Maddi imkanlardan yoksun başarılı öğrencilerin en yüksek eğitim kademelerine kadar öğrenim görmelerini sağlamak amacıyla parasız yatılılık, burs, kredi ve başka yollarla gerekli yardımlar yapılır. Özel eğitime muhtaç çocukları yetiştirmek için özel tedbirler alınır. Madde 24: İlköğretim kurumları sekiz yıllık okullardan oluşur. Bu okullarda kesintisiz eğitim yapılır ve bitirenlere ilköğretim diploması verilir. (16.08.197-4306/K 5.md.) İlköğretim ve Eğitim Yasası (222 Sayılı Yasa) – Madde 2: İlköğretim, ilköğretim kurumlarında verilir; öğrenim çağında bulunan kız ve erkek çocuklar için mecburi, devlet okullarında parasızdır. Madde 44: Öğretmenler kanunlarla kendilerine verilen işlerden başka, meslek dışı herhangi bir görevle yükümlü tutulamazlar. Yardım Toplama Yasası (2860 Sayılı Yasa) – Madde 4: Yadım isteğe bağlıdır. Kişi ve kuruluşlar yardımda bulunmaya zorlanamazlar. Medeni Yasa – Madde 14: 18 yaşını doldurmayan çocukların tasarruf ehliyetleri bulunmadığından, çocuklardan para istenemez.
|
|
[Bu web üzerinde bağlantı çubuğu özelliği kullanılamaz]
Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 01/09/08