Nautica06

 

Asıl sorun ‘sınav’ın kendisi!

 

Özellikle son on yılda ilköğretimden başlayarak eğitimin bütün kademelerinde etkisini arttıran sınavlar hemen her yönüyle eleştirilmeye başlandı. Sınav olgusunun ister eğitim süreçlerinde ister kamuda işe girmede olsun, uygulandığı alanlara yönelik bir çözüm olmaktan çok sorun olduğu bugün çok sayıda insan tarafından ifade ediliyor.
Bir ülkede yapılan her bir sınavın ardından merakla beklenen “sonuç”, pek çok kişinin geleceğine yön verecek duruma gelmiş ise burada ciddi bir sorun var demektir. Sınav türleri ve sayısal çokluğuyla bilinen Türkiye’de toplumun önemli bir bölümü doğrudan ya da dolaylı olarak herhangi bir sınavla bir şekilde ilgilenir hale gelmiştir. Bu nedenle sorun sadece sınavlara girenleri değil, onların çevresini de yakından ilgilendiriyor.
Türkiye’de sınavların uygulanması her ne kadar sistemin aktörleri tarafından bilginin ölçülmesi ve değerlendirilmesi üzerinden tartışılsa da, bu durum her sınavın aslında “en başarılı test çözenlerin” seçilmesi ve diğerlerinin elenmesi üzerinden gerçekleştiği gerçeğini değiştirmiyor.
İlköğretimden ortaöğretime geçişte Seviye Belirleme Sınavı (SBS) ile başlayan sınav maratonu, ortaöğretimden yükseköğretime geçişte Yükseköğretime Geçiş Sınavı (YGS) ve Lisans Yerleştirme Sınavı (LYS) ile devam ediyor. Yükseköğretim bitse de yaşamının dörtte biri sınavlarla geçenlerin karşısına yeni sınavlar çıkıyor. Kişi lisansüstü eğitim yapmaya karar verse ALES, KPDS, ÜDS gibi sınavları geçmek zorunda, kamuda çalışmak istese KPSS gibi son yılların en tartışmalı sınav engelini aşmak zorunda.
Eğitimin uzun zamana yayılan beklentileriyle, sınavların ortaya çıkardığı pratik sonuçların giderek daha fazla ayrışmaya başlaması, sınavların sistem tarafından kendisinden beklenen işlevini bile yeterince yerine getiremediğinin kanıtı durumunda. Sınavların içeriğinden biçimine, süresinden amacına kadar hemen hiçbir özelliğinin gerçek anlamda aday başarısını ölçmede yeterli olmadığı yaşanan örneklerden yola çıkılarak görülebiliyor.

FARKLI MESLEKLERE AYNI SORULAR

Türkiye’de uygulanan sınavlar içinde en dikkat çekici sınavlardan birisi olarak son yıllarda KPSS ön plana çıkmaya başladı. Kamu kurum ve kuruluşlarındaki memur kadroları ile işçi ve KİT’lerdeki sözleşmeli pozisyonlara atanmada kullanılan bir yarışma ve eleme sınavı olan KPSS; öğretmenlere yönelik KPSS-Eğitim bilimleri, müfettiş, uzman, denetmen ve kontrol yardımcılığı adaylarına yönelik KPSS-A ve diğer tüm memurlara yönelik KPSS-B olmak üzere üç sınavdan oluşuyor. KPSS’ye giren memur adaylarının sayısı her geçen yıl hızlı bir şekilde artıyor.
Birbirinden çok farklı meslek gruplarına yönelik aynı tür sorular sorularak, bu sorulara verilecek yanıtlar üzerinden sadece niceliksel verilere dayalı değerlendirmeler üzerinden puanlar hesaplanıyor. Örneğin öğretmenlerin tüm meslek türleri ile aynı sorularla ölçülmeye çalışılıyor olması sınavın ne kadar adaletsiz olduğunu gösteriyor.

DEMOKLES’İN KILICI İŞLEVİ GÖRÜYOR

Sınav sektörünün son yıllarda hızlı bir şekilde büyüyen gücü haline gelen KPSS, özellikle üniversite mezunları için giderek zorlaşan ve zorlaştıkça da gerginleşen bir ortam oluşturmaya başladı. 2010 KPSS sınavında yaşanan kopya skandalı ve son olarak KPSS Eğitim Bilimleri sınavının iptal edilmiş olmasıyla birlikte, genel olarak sınavlar, özel olarak KPSS bütün boyutlarıyla tartışılmaya başlandı. Özellikle sayıları her geçen gün artan eğitim fakültesi mezunları açısından KPSS, “Demokles’in Kılıcı” işlevi görüyor.

BAŞVURU SAYISI HER YIL ARTTI

Son yıllarda daha sık aralıklarla yaşanan ekonomik krizlerin yarattığı ekonomik darboğaz, bir taraftan istihdam olanaklarını daraltıp işsizliği arttırırken, diğer taraftan bireyleri kamuda çalışmaya yönlendirdi. Bu duruma paralel olarak, kamu istihdamında öğretmenlik mesleğine görece daha fazla ağırlık verildiği için, üniversite sınavlarından eğitim fakültelerine yönelik ilgi birden bire artış gösterdi. Bu durumun başka bir ifadesi, üniversiteden mezun olduktan sonra “iş bulmak” amacıyla binlerce kişinin Eğitim fakültelerini tercih etmesi oldu. Öğretmenlik mesleğine olan ilginin artmasının büyük ölçüde “iş garantisi” olması gerekçesiyle gündeme gelmesi yaşanan yığılmayla birlikte KPSS gibi eleme sınavlarına her geçen yıl daha fazla sayıda işsiz öğretmenin başvurmasına neden oldu.

İŞSİZ ÖĞRETMEN ORDUSU OLUŞTU

Eğitim fakülteleri her yıl yaklaşık 50 bin mezun veriyor. 2005 yılında mezun sayısı 44 bin iken KPSS’ye müracaat eden işsiz öğretmen sayısı 173 bindi. 2009 yılında mezun sayısı 49 bine, KPSS’ye müracaat edenlerin sayısı 244 bine çıktı. 2010 yılında mezun sayısı 50 bini aşarken, 2010 KPSS-Eğitim Bilimleri sınavı için başvuran işsiz öğretmenlerin sayısı 280 bin oldu. AKP’nin “her ile bir üniversite” sloganıyla Türkiye’nin dört bir yanında ciddi altyapı eksikliklerine rağmen açılan kamu ve vakıf üniversitelerinin toplam sayısı 154’e (102’si kamu, 52’si vakıf üniversitesi) çıkarken, eğitim fakültelerinin sayısı da bu artışa paralel olarak 79’a çıkarıldı.
2009–2010 itibariyle eğitim fakültelerine 50 bini aşkın yeni kayıt yapılırken, halen okuyan öğrencilerin sayısı 170 binin üzerinde. 2010 itibariyle ataması yapılmayan öğretmenlerin yaklaşık 350 bin olduğu düşünüldüğünde, önümüzdeki yıllarda yeni açılan eğitim fakültelerinin de yeni mezunlar vereceği düşünüldüğünde Türkiye’nin hali hazırda mevcut işsizler ordusunun yanında, ikinci bir işsiz öğretmenler ordusu ile karşı karşıya kalması kaçınılmaz.

YENİ BİR SEKTÖR YARATTI

Her geçen yıl daha da artan eğitimli işsizlerin sayısı, özellikle üniversite mezunları arasındaki yüksek oranlı işsizlik rakamları tıpkı üniversite sınavına hazırlık aşamasında olduğu gibi, son yıllarda KPSS’ye yönelik hazırlık kurslarının da artmasını beraberinde getirdi.
Bugünün Türkiye’sinde sınav tek başına bir yarışma ve eleme sistemi olmanın çok ötesinde anlamlar taşıyor. Özellikle ortaöğretime geçiş ve üniversiteye hazırlıkta giderek etkili hale gelen dershaneler ile KPSS ve benzeri sınavlar için açılan hazırlık kursları giderek büyüyen ve ekonomik bir güç haline gelen yeni bir sektör ortaya çıkardı. Sınavların son yılların önde gelen ekonomik kazanç kaynağı haline gelmesi, sınav sektöründen geçinenlerin sayısını her geçen gün arttırıyor.
Yedi yaşında yarışmaya başlayan bir öğrenci ortaöğretim, üniversite ve sonrasında 23 yaşına kadar sınavlarla uğraşması, hayatı önlerine sunulan şıklardan birisini seçmek zorunda bırakılan sağlıksız bir nesli ortaya çıkarmış durumda. Eğitim sürecinden başlayıp çalışma yaşamına kadar süren bu durumun en somut sonucu yaratıcılığı sınırlı, analiz, sentez ve değerlendirme yeteneklerinden yoksun bireylerin yetiştiriliyor olması.

HER ALANDA EŞİTSİZLİK VAR

Gerek eğitim süreçlerinde, gerekse kamuda işe girmede sınavlar yoluyla yapılan elemeler, baştan aşağı eşit olmayan ve adaletsiz bir durumun rasyonelleştirilmesinden başka bir şeye hizmet etmiyor. Zekâ ya da başarı gibi adlarla sunulan ve sınava yönelik hazırlığın niteliği ile farklılaşan değerlendirme ölçütleri, herkes için eşit şartlarda hayata geçirilmediği için ortaya çıkan sonucun çok az kimseyi sevindirmekten başka bir işe yaramıyor.
Türkiye’de eğitim sisteminden başlayarak düzeyler arası geçişler, okul türlerini tarif ve eğitim programları başta olmak üzere, eğitimin tüm tür ve düzeylerinin kamu tarafından ve kamusal kaynaklarla sunulması ve adil dağıtımının sağlanması, insancıl ve demokratik bir okul iklimi oluşturma gibi pek çok sorun varlığını sürdürüyor.
Öğretim kademelerine girişten, istihdama kadar pek çok kademede sınavlar kullanılıyor ve bu sınavlar üzerinden seçimler yapılıyor. Sınavlarda başarılı olanlar, ilgili alanın gereklerine sahip olarak kabul edilirken, başarısız olanlar ise yetersiz kabul ediliyor. Sınırlı bir zaman aralığında ve çoktan seçmeli olarak sorulan sorular, gerçekten ilgili bilgi ve yeteneğe sahip olanları değil, test çözmede belli bir hıza sahip olanları avantajlı hale getiriyor. Test tekniğine sahip olan bireyler üniversite sınavında ve sonrası yapılan iş sınavlarında başarılı olsalar da, bireylerin yaratıcılık, becerileri vb. özellikleri geri planda kalmayı sürdürüyor.
SORUN SINAVA
GİRENLERDE DEĞİL
Sınavların katılımcıların bilgi ve becerilerini gerçek anlamda ölçmekten çok elemeye yönelik olması, sınavların hem eğitim sistemi hem de benimsenen kamu istihdam politikaları açısından doğru çözüm olmadığını gösteriyor. Sistemin yarattığı sorunun çözümüne dair bir umut ışığı görünmeyen ve girenlerinin sayısal çokluğunu öğretmen adaylarının oluşturduğu KPSS gibi sınavlar iddia edilenlerin aksine bir zorunluluk değil. Sorun ne üniversite kapılarında üniversite okumak için bekleyenlerde, ne de en azından bugün için güvenceli iş umuduyla her şeyini KPSS’de başarılı olmaya bağlayanlarda. Sorun sınavın kendisinde. 04/10/2010  evrensel


Dr. Erkan Aydoğanoğlu Eğitim Sen Eğitim Uzmanı

 

 
 


             yorum yazın         

 

 

 

 
 

 

  

sizden gelenler
mahkeme kararları
basın açıklamaları
yazılar
resimler
yayınlarımız
yorumlar
arşiv

 

 

 

bilgi@ovder.org